Son Yaz
"Yirmili yaşların başında önemli bir yazar olacağım fikrine kapılmıştım. Sevda’ya da inandırmıştım bunu, aslında sadece o inanmıştı."
O yaz sonu arka sol tekerleği patlamış 97 model Renault Flash marka aracımızla Biga’dan döndüğümüzde annemin ısrarla arkamdan seslenmesine rağmen hiç banyoya girmeyip kendimi yatağın üstüne atmıştım. Babam tam altmış kilometre boyunca patlak lastikle sürmüştü arabayı, eve vardığımızda jant neredeyse kare şeklini almıştı. Bugün bile belim sızladığında o yolculuk gelir aklıma.
Assos’ta o akşamüzeri beni odadan yolladıklarında bunu bir ödül gibi algılamıştım. Annem, “Git biraz dolaş,” dediğinde sesinde bir yumuşaklık vardı, babam pencerenin kenarına oturmuş sigara içiyordu. Kapıdan çıkıp yukarı doğru yürüdüm, yol; eski taşlarla döşeliydi, aralarından ince otlar fışkırıyordu. Otel antik kente yakındı. Güneş, her şey turuncuya bürümüş, taşların gölgeleri uzamıştı. Sanki biri çok uzun zaman önce beni buraya bırakmıştı.
Aralarından geçerken taşlara dokundum, gün boyu güneşte kaldıkları için sıcacıktılar. Yarım sütunların neden tamamlanmadığını düşündüm. Belki de yapan kişi yorulmuştu. En yukarıya çıkınca deniz karşımda bir nilüfer gibi açıldı. Orada biraz dolaştıktan ve birkaç hayali arkadaşla saklambaç oynadıktan sonra yere çömeldim. Dünya bana ait değilmiş ama yine de bana bırakılmış gibiydi. Güneş yavaşça kaybolurken son turist kafilesinin peşine takılıp aşağı indim. Otele vardığımda annemle babamın yüzü kıpkırmızıydı.
İkimizin ilk tatili. Şarköy’de oval taşların üzerine seriyoruz avlumuzu. Sahil boyunca bizden başka kimse yok. Sevda’ya fazla açılmamasını tembihliyorum. Kız Ankaralı; korkuyorum, deniz onun için gurbetten getirilmiş bir oyuncak gibi. Ben de onun şehrini bilmiyorum, Sakarya Caddesini, Kuğulu Parkı vesaire.
Bir iki sayfa kitabımı okuyorum, ardından onu kontrol ediyorum ve bir iki sayfa daha… O zamanlar kitap okumaya çokça anlam yüklüyordum, nereye gitsem yanıma üç beş kitap götürüyordum, notlar tutuyordum. Yirmili yaşların başında önemli bir yazar olacağım fikrine kapılmıştım. Sevda’ya da inandırmıştım bunu, aslında sadece o inanmıştı. Yüksel Caddesi’nde kitaplarımızı yere serip sattığımızı hayal etmiştik. Şimdi elime bir kitap almayalı on yıl kadar oluyor, kütüphanemse her taşındığımda eksile eksile yok oldu.
Sayfasını kıvırıp kitabı kapatıyorum. Sevda suyun içinden ağır ağır çıkıyor. Omuzları kızarmış, o bozkır esmerliğinin üstüne ince bir ateş sürülmüş sanki. Yüzüne yapışmış saçlarını elinin tersiyle itiyor. Taşların üzerinde dikkatlice yürüyerek yanıma gelip oturuyor, kolunu gözlerinin üstüne koyuyor. “Denizde çok o yapış yapış şeylerden var,” diyor.
El ele Şarköy’ün sokaklarını dolaşıyoruz. Yarın sabah erkenden yola çıkacağız, Assos’a. Akşam yemeği için sahil boyunca uzanan balık ekmekçilerden birine oturuyoruz. Sevda’nın kokusu kızarmış balığın kokusuna karışıyor. Gün batımına karşı elinde kocaman bir ekmekle oturuyor. Ekmeğin içini didikliyor, küçücük ısırıyor, her lokmayı yavaş yavaş çiğniyor. Denizin tuzunu taşıyan siyah saçlarını gün boyu altında durduğu güneş bile açamamış. Onun karalığına hiçbir güneş işlemez. “Ne bakıyorsun,” diyor gülerek. “Hiç,” diyorum. “Dudağının kenarında balık kalmış.”
Şarköy ile Çanakkale arasında bir benzinlikteyiz. Tuvalet kapısının güm güm vurulduğunu duyuyorum ancak açacak mecalim yok. Elimden süzülen ılıklık dikkatimi çekiyor, sonra etrafıma bakıyorum, tuvalet kan içinde. Pisvuarların önünde yatıyorum, bir türlü doğrulamıyorum. Kırılan aynaya bakıp utanıyorum, sürekli parasını ödemeyi düşünüyorum. Tuğberk’in ölüm haberini veren polisin sesi bugün bile kulağımda. Semih Gürdemir’le mi görüşüyorum, kardeşiniz Tuğberk Gürdemir Şile civarında… Benzinlikçiyle Sevda kapıyı kırdığında cüzdanımdan para çıkarmaya uğraşıyorum.
İstanbul’a geri dönüyoruz, arabayı Sevda sürüyor. Yirmi yaşına yeni basmış elli beş kiloluk bu kızı üniversite kantininde ilk gördüğümde, insanın avucunda dikkatle tutması gereken bir civciv gibi gelmişti bana. Şimdi Tekirdağ’da bir eczanenin önünde durduğumuzda şöyle diyor, “Annen seni bu halde görmesin.”
Arabanın arka koltuğunda, bir cımbızla elimdeki cam parçalarını çıkarıyor, tentürdiyot sürüp sarıyor. Bir süre başımı kucağına koyup yatıyorum. İnce parmaklarını saçlarımın arasında gezdiriyor. Ondan bir ninni, bir bozlak bekliyorum. Başımı kaldırıp boynuyla omzu arasına bastırıyorum. Küçük kardeşimi son defa bu bozkır prensesinin karalığında görüyorum.
“Alo… Köprüdeyim. Evet, burada da yağıyor. Yarım saate herhalde… Yemekte ne var?”
Başımı çevirip Boğaz’a bakıyorum, Anadolu Hisarı’na doğru. Bir sabah programında bunu yapmanın gözlere iyi geldiğini duymuştum. Özellikle ekranın karşısında uzun süre vakit geçirenler için.
TEM’de bir kazaya denk geliyorum. Beyaz renk bir Fiat Egea ters dönmüş. Neyse ki can kaybı yok. Karayolları ekipleri yolu temizlerken; anne, baba ve çocuk yol kenarında bekliyor. Çocuk bir battaniyeye sarılmış halde annenin kucağında. İleride polisler var… Dün Tahir Usta zincir takmayanlara ceza kesileceğini söylemişti.
Neyse ki memur beyler bu seferlik görmezden geliyor.
“İstanbul’u esir aldı kar…”
“Baba…”
“Buzlanmalara neden oldu…”
“Baba, haydi.”
“Sürücüler zor anlar yaşadı…”
“Anne bu yine televizyonun karşısında bayılmış!”
“Kim?”
“Yemek hazır mı?” diye soruyor babam uykudan yeni kalkmış sesiyle.
“Hazır, hazır.”
Lavaboda ellerimi yıkıyorum. Sol gözümün kenarında hafif bir sarılık var; bunun yakında geçireceğim bir kalp krizine delalet olduğunu düşünüyorum. “Gelirken televizyonu kapat,” diye sesleniyor annem.
Sofraya oturuyorum.
“Bakalım bu tarifi beğenecek misiniz?”
“Her zamanki değil mi?”
“Şey koydum içine, tarçın.”
“TEM’de kazaya denk geldim.”
“Vedat içsene çorbanı, ne bakıyorsun?”
“Bir rüya gördüm,” diyor babam gözlerini kırpıştırarak. “Böyle uçurum kenarında gibi bir yerdeyim, aşağısı deniz, şeye sesleniyorum, bizim Selami var ya, Cumaköylü…”
“Selami?”
“Selamünkavlene uğramış dediler kahvede.”
Sokak lambası sarı bir daire çizmiş, kar o ışığın içinden ağır ağır düşüyor. Camın sürgülü kanadını aralıyorum. Soğuk içeri sızıyor. Yemekten sonra balkonda annemle sigara içiyoruz.
Ben kül tablasını getirirken o telefonunu çıkarıyor. Bir süre ekrana bakıyor, sonra bana çeviriyor.
“Hüsna teyzenin…” diyor. “Komşusunun kızı.”
“Kim?”
“Güzelçeşmeli, Hüsna.”
Fotoğrafa bakıyorum. Kız gülüyor.
“Biraz topluca ama,” diyor. “Şey okumuş… çocuk gelişimi.”
Başımı sallıyorum.
“Kısmet olursa bir görüşün diyorlar.”
Sigaramın külü uzuyor, düşmeden silkiyorum.
“Telefon içeride kaldı galiba,” diyorum.
“Unutma sakın!” diye tembihliyor. Ekranı kapatıp telefonu cebine koyuyor.
“Sahi yarın Kur’an var,” diyor sonra.
“Yarın daha çok yağacak,” diyorum.
“Onuncu yıl için…”
Sessizleşiyoruz.
Kapı aralanıyor. Babam başını uzatıyor.
“Yarın ben zincirleri takayım,” diyor. “Ne olur ne olmaz.”
Onlar salona geçiyor, televizyonun sesi yükseliyor. Ben odama giriyorum, kapıyı kapatmıyorum. Bilgisayarı açıyorum, ekran bir an yüzümü aydınlatıyor. Kahveden bir yudum alıp sigara yakıyorum, duman tavanda dağılıyor.
Sevda’nın sayfasına giriyorum. İki haftadır bir şey paylaşmıyor. Aşağı kaydırıyorum. Bir fotoğrafta duruyorum; deniz, daha doğrusu okyanus, yanında bir adam. El ele tutuşmuşlar.
Fotoğrafa biraz daha yaklaşıyorum. Adamın yüzüne bakıyorum, sonra tekrar Sevda’ya. Mesaj kutusunu açıyorum.
“Selam” yazıyorum.
Uzun süre bakıyorum. Göndermiyorum. Silmiyorum da.
Ekranı açık bırakıp yana dönüyorum. Kahve soğumuş. Sigara kül tablasında sönmüş.
Montumu alıp camdan bakıyorum, kar daha da hızlanmış.
“Çıkıyorum,” diyorum.
Annem arkamdan sesleniyor: “Kızı ekledin mi?” Cevap vermiyorum. Kapıyı yavaşça çekiyorum. Sahanlık karanlık. Işığın yanmasına izin vermeden bir süre orada duruyorum.
Aşağı iniyorum. Sokak lambasının altından geçerken kar yüzüme çarpıyor. Bir an okyanus kokusu duyumsuyorum. Tekel bayisinin çıngıraklı kapısını açıp içeri giriyorum.
2026




